Kulluk'tan Vatandaşlığa Yaşasın Cumhuriyet '' Tankutalp ALTUNSOY '' Yazısı.

Her şeyden önce Şunu İyi anlayalım. Tanrıkut Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün biz Türk Milletine armağan ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kökü asırlık Türk devlet geleneğinde yatan, modern, tam bağımsız, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamayı ve demokrasiyi hedef edinen bir devlet olarak tarihteki yerini alacaktır.

Kulluk'tan Vatandaşlığa Yaşasın Cumhuriyet '' Tankutalp ALTUNSOY '' Yazısı.

Kulluk'tan Vatandaşlığa Yaşasın Cumhuriyet

Her şeyden önce Şunu İyi anlayalım. Tanrıkut Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk’ün biz Türk Milletine armağan ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kökü asırlık Türk devlet geleneğinde yatan, modern, tam bağımsız, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamayı ve demokrasiyi hedef edinen bir devlet olarak tarihteki yerini alacaktır.

‘’ Benim hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir. Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.’’

Buraya kadar yazdıklarımızın anlaşıldığını umarak devam edelim.

2. Meşrutiyet dönemi Cumhuriyet için kelimenin tam anlamıyla laboratuar görevi görmüştür. Oldukça etkin olan ve geniş halk kitlelerine yayılma imkanı bulan dinciliğin görüşleri, Türkçülerin görüşleri karşısında erimiş, Bir anlamda Cumhuriyetin temeli Türkçülük ilkelerine göre şekillenmiştir. Devletin kuruluş aşamasında ki olumsuz koşulları düşünürsek, yapılan işin küçümsenemeyecek kadar büyük olduğunu kolayca anlayabiliriz. İşgal devletleri İstanbul’a girmiş padişahı esaret altına almış Osmanlı devletini fiilen yıkmıştır. Osmanlılık denilen kavramın içeriği tamamen boşaltılmış, Halifelik ‘korkuluk’ gibi göstermelik bir hale gelmiştir. Esaret altında olmasına rağmen Anadolu da ateşlenen bağımsızlık hareketine savaş açan bir padişah vardır. Anadolu dört bir yandan işgal edilmiş, ordu dağıtılmıştır, yoksulluk diz boyudur. Bazı kesimler ‘manda’ yönetiminde çare görmektedirler. Ümitsizlik yaygındır. İşte Mustafa Kemal’in önderliğinde ki İstiklal mücadelesi böyle bir ortamda doğmuş, gelişmiş ve Cumhuriyet olarak meyvesini vermiştir.

Hala bazı armut kafalar halifeliğin kaldırılmasını Müslümanlığa yapılan saldırı olarak anlatmakta ve kendilerine epey de taraftar bulmaktadırlar. Atatürk’e zındık diye hakaret eden bu yaratıkların günümüzde de şıhlık şeyhlik adı altında ne tür pisliklerin içinde olduklarını kafası çalışan herkes fark etmektedir. Bu ve buna benzer din tacirleri yüzünden toplum dinden ve Allah inancından uzaklaşmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti içerisinde halifelik makamının bulunması Türkiye’yi dış ve iç politikasında iki başlı olmaktan kurtaramadı. Bağımsızlında ve milli hayatında ortaklık kabul etmeyen Türkiye’nin görünüşte bile olsa dolaylı bile olsa ikiliğe tahammülü yoktur. Dibini aydınlatmayan mum misali yüzyıllardan beri Türk milletinin sefalet sebebi olan ve sonsuza kadar da fiilen ve hukuken bir Türk imparatorluğunun çöküş aracı olan hanedanın, halifelik kisvesi altında Türkiye’nin varlığını da etkileyecek bir tehlike olacağı büyük sıkıntılarla edinilmiş deneyimlerle kesinkes belli olmuştur. Yıkılmış bir hanedanın geride kalan artıklarının kimlerle ne ittifakı olduğu ayan beyan ortadadır ve bu hanedanın, Türk milleti ile bağlantılı olan her durumu ve kuvveti, milli varlığımız için tehlikenin ta kendisidir. Esasen halifelik ilk İslam devletlerinde hükümet anlamında ve vazifesinde ortaya çıkmış olduğundan gerek dünya ile gerekse dinle olsun kendisine verilmiş olan bütün görevleri yerine getirmekle yükümlü olan bu günkü İslam hükümetleri yanında ayrıca bir halifeliğin bulunuşunun sebebi yoktur. Hakikat bundan ibarettir. Halifelik görevi İslam devletlerinin ayrışmalarından dolayı bitmiştir. Halifeyi takan her hangi bir İslam devleti yoktur. Vatandaşların kulluklarının Allaha değil de kendilerine olmasını isteyen biatçi ve değişime kapalı gelenekçi kafalar hala halifeliği istemektedirler. Ve çalışmaları bu yolla devam etmektedir. Günümüzde ki mehdi hareketleri bunun birer örneğidir.

Bu savaş illaki kanlı olacaktı. Milli Mücadele deve Türkiye Cumhuriyetinin Kurulmasın da bu günkü gibi fesatlık çıkaranlar vardı ve Atatürk bu sözleriyle noktayı koydu.

‘’ İşittim ki, bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla milli meclise davet etmedim. Herkes kararında özgürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmış bir insan sıfatı ile buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta, hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemâl mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağını alır, bu şekilde Elmadağ’ına çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı savunurum. Kurşunlarım bitince de bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunları ile yaralanır, temiz kanımı, mukaddes bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim.’’

Atatürk’ün Kulluktan vatandaşlığa geçişteki en büyük başarısı eğitimde olmuştur. 2. Mahmut’la birlikte başlayan yenileşme hareketleri yeni açılan, batı tipi eğitim yapan okulları ve yeni bir eğitim-öğretim anlayışını birlikte getirse de bu okullarda okuyan öğrenciler mezun oldukların da, mezun oldukları okulların mensup olduğu milletlere ajan oluyorlardı. Milli mücadele zamanında bu ajanların rolü epeyce görülmüştür. Bu gün kü fetö okulları bunun örneğidir.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte,eğitim-öğretimin her şeyin temeli olduğu gerekçesinden hareketle gündeme çok köklü arayışlar gelmiştir. İşte Tevhid-i Tedrisat kanunun çıkarılması bu doğrultuda atılan ilk ve en önemli adımdır. Bu kanunla din adamlarının yetiştirilmesi de milli eğitime bağlanmıştır. Bu yasaya bağlı olarak medreseler kapatılmış ilahiyat fakülteleri açılmıştır.

Bu dönemde şeyh said ayaklanması tarikatlar için planlanan süreci hızlandırmış. Atatürk meclisteki şu konuşmasında tarikat gerçeğini o zamanlarda anlatmıştır.

‘’Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır."

Atatürk’ü hala anlamamakta ısrar eden dar kafalar kime hizmet ettiği sonradan ortaya çıkan şeyhlerine tabi olmakta ve köleliklerine devam etmektedirler.

İnsanoğlunun hem kendi varlığının farkına varabilmesi için, hem de zincirlerini kırabilmesi ya da bir yerlere yeniden zincirlenmesini önleyebilmesi için doğru düşünmeye ihtiyacı vardır. Her insan zihinsel özürlü değilse potansiyel olarak doğru düşünme imkanına sahiptir. Ne var ki çıkarlar,bireysel ve toplumsal şartlanma, düşünce gelenekleri bireyin, doğru düşünmesini engelleyebilmektedir. Üstelik birey doğru düşünüp düşünmediğini sorgulamak ihtiyacı da hissetmemektedir. Böylesi durumlar bireyin şiddetle uyarılmaya muhtaç olduğunu düşündürtmektedir. Bu yazının yazılma amacıda budur maalesef. Ne bekliyoruz başımıza gökten taş mı yağsın. İnsanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberlerin esas görevleri, insanları uyarmak olmuştur. Onlar Allah katından almış oldukları vahiylerle insanları uyarmış, doğru düşünmenin yollarını göstermişlerdir. Uyarmak esas itibariyle herkesin görevidir. Doğru düşünmenin bir yaşam biçimi halini alabilmesi için her kes hiç durmadan ümitsizliğe kapılmadan ve bolca okuyarak en yakınlarından başlayarak elinin değdiği nefesinin yettiği her kesi uyarmalı uyandırmalıdır. İnsanların diğer insanları en iyi şekilde nasıl uyaracağını öğrenmesi de bir eğitim öğretim işidir. Bu yüzden Tanrıkut Başbuğ Mustafa kemal öğretmenler şunu tavsiye etmek ve istemektedir.

‘’ Öğretmenler!... Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.’’

‘’ Memleket evlâdı, her öğrenim aşamasında ekonomik hayatta verimli, etkili ve başarılı olacak surette donatılmalıdır.’’

‘’ Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır.’’

Eğitim bireyin, yaratıcı yeteneklerinin uyarılmasını, geliştirilmesini ve etkin kılınmasını sağlamak durumundadır. Kendi yaratıcı yeteneklerinin farkında olmayan kimselerin insan olmakla gelen sorumluluğun gereklerinden olan kültür ve uygarlık yaratma yarışına ciddi katkılarda bulunması beklenemez.

İslam dini insanın ‘Allah’ın halifesi’ olduğunu göklerde ve yerlerde olan her şeyin kendisine boyun eğdirildiğini bildirir. Yaratıcı yeteneklerle donatılmış olan insanoğlu kendini inşa ederken, dünyayı da imar etmek ve insanca yaşayabileceği bir uygarlık yaratmak zorundadır. Din yaratıcı yeteneklerin kullanılması, insanın insanlığını en iyi şekilde gerçekleştirmesine imkân sağlayacak kültürün ve uygarlığın yaratılmasını bir sorumluluk olarak kendisine yükler. Eğitimde, insanlarla bu işin en verimli ve en iyi şekilde nasıl başarılabileceğini gösterir.

Dinin temelinde ‘’insan sevgisi’’ vardır. İnsan yaratılış gereği seven ve sevilmek ihtiyacı hisseden bir varlıktır. Eğitim insanın özünde var olan bu sevginin ortaya çıkarılmasını ve ortalığı sımsıcak kuşatmasını sağlar.

İnsanın bu gün gelinen noktada yeni bir bakış açısına, yeni bir din anlayışına ihtiyacı vardır. Daha doğru bir ifadeyle, din anlayışında yeniden yapılanma acil bir ihtiyaç haline gelmiştir. Din anlayışında sağlıklı bir yeniden yapılanmanın gerçekleşebilmesi öncelikle din hakkında bilimsel nitelikli doğru bilgi ve sağlıklı bir din anlayışı kazandıracak eğitimle gerçekleşebilir. İnsana değil de Tanrıya kul olabilmek sadece ve sadece kaliteli bir eğitimden geçer. Geleneğin din olarak algılanması ‘efendici,şeyhci, hocacı,’’ gerçek manada dinden haberi olmayan bir nesil ortaya çıkarmıştır. Başbuğ Atatürk en çok da bu nesil ve konu üzerine durmuş, elinden geleni yapmıştır reformlarıyla. Türkiye de ve Osmanlıda en çok istismar edilen konuların başında maalesef din gelmektedir. Bu öyle bir haldedir ki gerek Osmanlıda gerekse Türkiye Cumhuriyetinde eğitilmemiş ve dinin ne olduğunu anlayamamış biatçi zihniyete sahip insanlarımızı zaman zaman hiç düşünülmemesi gereken ‘devlet düşmanlığı’ noktasına bile sürükleyebilmektedir. Bunun örneği hem geçmiş hem de yakın tarihimizde mevcuttur.

 

‘’ Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.’’

Atatürk’ü zamanında iyi anlasaydık beklide bu günlerde bu sorunlarla karşılaşmayacaktık. Belki bundan sonra ben ve benzeri uyarıcılar yoluyla Başbuğ Atatürk’ü daha iyi anlayacak ve gerekenleri yapacağız benim hala umudum var. Yaratıcı emanetini alana kadarda bu uğurda hiç durmadan ve Atatürkçü Türk Milliyetçisi çizgimden çıkmadan savaşacağım.

Din insanın varlık yapısıyla ilgili bir kurumdur. Dışlayarak ya da görmezden gelerek, toplumun birlik beraberliğini sağlamak pek mümkün değildir. Dinin ne olduğunu anlayan ve uyanan bireyler, ön yargılı olmanın, şiddet yanlısı olmanın, dinle hiç bağdaşmayacağını gayet iyi bilir. Gerçek manada, Tanrı’dan gelen Dinin olduğu yerde insan onuruyla bağdaşmayan şiddetin, köleliğin, biatçiliğin ve insan hakları ihlallerinin olmaması gerekir. Sağlıklı ve mutlu insan kendisiyle, Tanrı ile ve toplumla barış içinde olmak durumundadır. Bu ise ancak iyi bir eğitimle mümkün olabilir.

‘’ Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın (kültürün) müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik (uygulama) mevkiine konduğu vakit Türk milleti yükselecektir.’’(Başbuğ Atatürk)

Bizim sorunumuz zekâyla alakalı değildir. Biz Türk halkı dünyanın gördüğü en zeki insanlarız, bizim sorunumuz eğitimsizliktir veya eğitim adı altında ‘köle’ yetiştiren eğitici ve eğitim kurumlarıyladır. Şimdi bu konuyu açarak biraz anlatalım. İnsan toplum içinde yaşayarak kendini inşa etmek durumunda olan bir varlıktır. Kültür ve uygarlıksa bu inşa faaliyetlerinin doğal sonuçlarıdır. İnsan her yönden sürekli yenilenen, tazelenen, hayatın anlamlını yakalamak için ciddi çaba sarf eden, varlık biliminin tanımıyla, kendi varlığının, biricikliğinin ve yalnızlığının farkına varabilen düşünen bir varlıktır. İnsan sorunları olan, sorunların üstesinden gelen, aynı zamanda bizzat sorun kaynağı olan ve sorun yaratan bir varlıktır. İnsanın olduğu her yerde elbette sorunlar olacaktır. Bunlar hayatın doğal akışının gerekleridir. Önemli olan sorunları doğru tespit ve teşhis etmek, bunlara doğru çözümler bulmaktır bu da ancak Başbuğ Atatürk’ün izinde ve sözlerini anlamakla mümkün olur. Ne diyor Başbuğ Bir hatırlatalım,

‘’ En önemli ve feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretler olur.’’

‘’ Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur.’’

İnsanın dışındaki koşullardan kaynaklanan sorunları çözmek elbette kolay değildir, fakat insanın ürettiği sorunlar insanlığın sonunu getirebilecek nitelikte olabilir. İnsanlığın başı bu gün insanın ürettiği sorunlarla derttedir. Dünyamız patlamaya hazır bir silah deposu haline gelmiştir. Nükleer atıkların, sanayi atıklarının yol açtığı kirlilik doğada ki biyolojik dengeyi bozmaktadır. Denizlerimiz kirlenmiştir. Havamız kirlenmiştir. Toprak kirlenmiştir. İnsan kaynaklı sorunlar sosyal hayatta daha büyük tahribata yol açmaktadır. Bu manada ‘insanın kirlenmesinden’ söz etmek pek de yanlış olmasa gerek kanaatindeyim.

Hiçbir sorun çözümsüz değildir. Ancak sorunların çözülebilmesi için, onları çözmek isteyen eğitimli, milliyetçi, vicdanlı bir iradeye ihtiyaç vardır. Başbuğ Atatürk Türkiye Cumhuriyetini kurduğunda öncelikle din, demokrasi, laiklikle ilgili devrimleri yapmış bu sorunları kendi zamanında çözmeyi başarmıştır. Atatürk de biliyordu ki sorun çözmek için indirilmiş din sorunun kendisi haline gelmişti. Atatürk düşmanlığı yapanların göremediği veya bilinçli olarak şahsi çıkarları yıkılacak korkusuyla sorun budur. Neyse ki biz görüyoruz ve gözlerine sokmaya devam edeceğiz.

Dinin sorun haline gelmesi yaklaşık dört asırdır devam etmekteydi. Acil çözüm odaklı girişimler gerekiyordu ve Atatürk kendi çağında kısmen de olsa aldığı tedbirlerle bu sorunu çözdü. Osmanlı zamanında bu sorun devletin yanlış politikaları sonucu din alanında bir boşluk doğuruyordu, değerler erozyonunun hızlı sosyo-kültürel değişikliğe neden olmasının önüne geçilemezken toplum ayrışıyordu. Bu durum dini cemaatlere, tarikat guruplarına taban bulabilecekleri uygun ortamı hazırlamıştı. Ciddi bilgi temelinden yoksun, fakat rengârenk olan tarikat gurupları bu verimli arazide serpilip dal budak sarmıştı. Bu olayları iyi tahlil ettiğimizde, Osmanlının önemli sorunlarının arka planında bu sorunlara kaynaklık eden zihniyet hakkında bazı ipuçlarını bizde görebiliriz. Şöyle ki;

.Din alanında ki bilgi boşluğu, din ticaretiyle geçinen kimselerin işini kolaylaştırmaktadır ve bu epeyce yaygındır.

.Din sorun haline geldiği için, insanlar din adına, Müslümanlık adına daha fazla bölünmekte parçalanmakta küçük guruplara ayrılmaktadır.

.Devletle halkın arası gittikçe daha fazla açılmaktadır.

Bu sıralamayı daha da arttırmak mümkündür. Ancak unutulmaması gereken konu bu sorunların kaynağının büyük ölçüde ‘Tanrıya değil de Kula kul olmak’ zihniyetinde olan din tüccarlarının ve bu sahtekârların bilinçsiz ya da bu zihniyetten maddi çıkar elde eden ve etkilerinde olan insanların olduğudur. Ya değilse din ve dindarla ne benim nede Atatürk’ün bir sorunu yoktur. Ve bu sorunların üstesinden gelen de yine Atatürk olmuştur.

Dinin problem olmaktan çıkarılabilmesi için, kötü niyetli insanların onu kullanmalarının engellenmesi gerekir. Buda yine toplumun din konusunda doğru bilgi sahibi olmasıyla mümkün olabilir. İşte tam da bu noktada Başbuğ Atatürk Türk halkının asıl kaynaktan dini öğrenmelerini sağlamak için Kuranı elmalı Hamdi Yazır’a Tercüme ettirmiş ve devlet imkânlarını kullanarak dağıtmıştır. Tarih boyunca iktidarlar ve siyasiler dini kendi çıkarları için hiç çekinmeden kullanmışlardır. Buna dünya üzerinde tenezzül etmeyen tek siyasi ve lider Başbuğ Atatürk’tür. İsteseydi pek ala kendisini halife ilan ettirir diğerleri gibi halkı sömürmeye devam ederdi. Ama insanları ve insanlığı uyarmayı, uyandırmayı seçti. Dinin özünü anlamış bir lider olarak, dinin siyasi alanı tümüyle insana bıraktığının farkındaydı. Kuranda siyasi yapıyla ilgili olarak adaletin sağlanması, işlerin ehline verilmesi, şura prensibinin işletilmesi gibi bir takım ilkeler vardır. Kuran adaletin sağlanmasını, insanların güven ve huzur içinde insanca yaşabilecekleri ahlaklı bir toplumun oluşturulmasını istemektedir. Bunu gerçekleştirecek siyasi sistem, sosyal değişme olgusu çerçevesinde şekillenecektir. Bunun batı standartlarının ilerisinde bir demokrasi olması niçin düşünülmemeliydi. İnsanlığın geldiği noktada en ideal sistem demokrasi ise daha mükemmelini gerçekleştirmek Elbette ki Atatürk’ün hedefiydi. Atatürk bunu gerçekleştirirken Her Türk bireyinin demokrasiye sahip çıkacağını ve demokrasi kültürünün oluşmasını da planlıyordu. Her türlü bilgisizliğin felaket getireceğinin, fakat din alanında ki bilgisizliğin doğuracağı felaketlerin nesiller boyu devam edebileceğini ön gören Atatürk, bu alanda ki eğitim reformlarıyla günümüze de ışık tutmaktadır.

Atatürk Osmanlının küllerinden yeni uygarlık yaratmak zorunda olan bir liderdi. Bizler henüz bu gerçeği fark etmesekte, tarihimiz, insanlığın içine sürüklendiği baş döndürücü hıza ulaşan sosyal değişme, bilginin bir güç olarak ön plana çıkması ve insanlığın doğal akışı, Atatürk’ü yeni bir uygarlık yaratma noktasına getirmekte ve zorlamaktaydı. Atatürk bunu bir şekilde başaracaktı. Ve başardı. Ne var ki Türk insanı bu gerçeği henüz görememektedir. Çünkü günü birlik yaşamakta, günlük hafızasıyla düşünmekte, geleceğin belirlenmesi konusunda sorumluluk almaktan korkmakta ve bilgi çağında kendi isteğiyle okumamakta ısrar ederek cahil kalmaktadır.

Ama ben yinede umutluyum bütün bu olumsuzluklara rağmen Atatürk’ün kurduğu bu Cumhuriyet ilelebet var olacaktır hiç şüphesiz.

Türkiye Atatürk’ün yarattığı yeni bir uygarlıktır. Kulluktan Vatandaşlığa Ne Mutlu Türküm Diyene…

Tankutalp ALTUNSOY 12,10,2018